Doğanın Duyulmayan Tesbihi:  
Biyoakustik, Ekolojik Mîzân ve Kur’ân

Senem Gül

Biyoakustik biliminin kulak verdiği şey, aslında kadim bir sorunun modern yankısı olabilir mi: Doğanın sesi, bir Sanatkârın imzası mı?

Güneşin ilk ışıkları ormanın yapraklarına henüz dokunmuşken, sabahın o ilk demlerinde derin bir sessizlik hâkimdir. Bir müddet sonra bir kuş sesi yükselir, sonrasında bir başkası ona katılır ve bütün orman adeta bir koroya dönüşür. Bilim insanları bu olguyu “şafak korosu” (dawn chorus) olarak adlandırmaktadır. Günümüzde modern hayat, çarkların sesinden, motor uğultularından ve endüstriyel gürültülerden örülü kalın bir “medeniyet kakofonisi” ile sarmalanmış durumdadır. 

2007 yılında Ekvador ormanlarında kuşların günün ilk ışıklarıyla birlikte çıkardığı yoğun ses cümbüşünü ele alan bir araştırma yapıldı. Bu araştırmanın bulgularına göre, üreme alanlarını koruma, eş bulma veya sürüleri toplama amacıyla bahar mevsiminde bu sesler daha da belirginleşmektedir. Araştırmalar, gözleri büyük olan ve ağaçların tepelerinde tüneyen kuşların ışık algısına bağlı olarak şarkı söylemeye ilk başlayanlar olduğunu göstermiştir. Bu durumun, söz konusu kuşların çevredeki ışık değişimlerini daha erken fark etmesiyle ilgili olduğu düşünülmektedir (Jamieson, 2007). Danimarkalı araştırmacı Anders Pape Møller ise kara kuyruksallayan/kara kuyrukkakan kuşunun şarkısını hoparlörden çalarak gerçekleştirdiği bir deneyde, hem aynı türden hem de farklı türlerden kuşların ötüş faaliyetlerinin arttığını gözlemlemiştir (Møller, 1992). Møller’in deneyi, bu orkestranın pasif bir yapıda olmadığını, aksine, bir türün şarkısının diğerlerini de sahneye davet eden aktif bir sosyal alışverişle kendini beslediğini açıkça göstermektedir. Kültürel açıdan ise bu doğa olayı pek çok edebi esere ilham kaynağı olmuştur. Bu evrensel fenomen, 1987’de İngiltere’nin Birmingham kentinde çevre bilimci Chris Baines’in düzenlediği küçük bir etkinlikle tırmanışa geçmiş, bugün her yıl mayıs ayının ilk pazar günü kutlanan Uluslararası Şafak Korosu Günü‘ne dönüşmüştür (Sparks, 2020).

“Şafak korosu”,
modern laboratuvarın spektrogramına yansıyan bir frekans eğrisi ile asırlar öncesinden bugüne seslenen ilahi kelamın zihne düşürdüğü surette ortak bir noktada buluşur ve aynı gerçeğe işaret eder: “Yedi gök, yer ve onlarda bulunanlar O’nu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki O’nu hamd ile tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.” (İsrâ 17/44) 

Biyosesbilimci Bernie Krause’un 1987’de ortaya attığı “akustik niş hipotezi” ile bir şey fark etti: aynı ormanda yaşayan kuşlar birbirinin sesine karışmıyor. Her tür kendine bir “yer” buluyor; ya farklı bir ses tonunda ötüyor, ya da başka bir kuşun şarkısı bittiğinde araya kendi kısa şarkısını sıkıştırıyor. 

Bunun klasik örneği, Küçük Sinekkapan’ın (Empidonax minimus) Kırmızı Gözlü Vireo’nun (Vireo olivaceus) uzun şarkıları arasındaki kısa boşluklara kendi kısa şarkısını sıkıştırmasıdır (Ficken ve ark., 1974). Bu iki tür, adeta sırayla konuşan iki kişi gibi, birbirinin sözünü kesmeden aynı sahneyi paylaşır. 

Bu sahnenin bizlere verdiği en temel ders şudur: İnsan müdahalesine uğramamış ve bozulmamış doğal alanlar, türler arasında çok daha yüksek düzeyde bir akustik koordinasyon ve niş ayrışması sergiler. Ancak habitat tahrip olduğunda veya tür kompozisyonu değiştiğinde, bu zarif ve ince uyum da zedelenir (Krause, 1987; Pijanowski ve ark., 2011). Dolayısıyla kâinattaki bu “düzen”, doğanın kendi kendine işleyen tesadüfi bir varsayımı değildir; aksine Kur’ân’ın mîzân dediği ilahî bir ölçünün somut bir tezahürüdür. Rahmân suresi, göğün yükseltilmesini doğrudan bir “mîzân” koyulmasına bağlar: “Göğü yükseltti ve mîzânı (ölçüyü, dengeyi) O koydu; sakın dengeyi bozmayın.” (Rahmân 55/7-8). Furkan suresi ise bunu evrensel bir ilkeye taşır: “O, gökleri ve yeri yarattı… ve her şeyi bir ölçüyle (kader ile) yarattı.” (Furkan 25/2). Akustik niş hipotezinin gözlemlediği şey, türlerin birbirine müdahale etmeden, hassas bir paylaşımla var olmasıdır. Bunu ilahî mîzânın işitsel düzlemdeki bir yansıması olarak okuyabiliriz. Böylece “düzen” kavramı, sadece gözlemlenebilir bir ekolojik veri olmaktan çıkar; insanın bozmaması, saygı göstermesi istenen bir emanet hâline gelir. Kur’ân bu emanet vurgusunu insanın yeryüzündeki konumuyla da ilişkilendirir: mîzânı koyan Allah, aynı zamanda onu bozmamamızı da emreder. Doğal ses düzenini bozmak, yalnızca ekolojik değil, mîzâna karşı da işlenen bir ihlaldir.

Kur’ân’da bu ilahi düzen çok daha kuşatıcı bir dille şöyle tarif edilir:

“Baksana gerçekten Allah, o göklerdeki ve yerdeki kimseler, diziler halinde kanat çırpıp süzülen kuşlar hep O’nun için tesbih ediyorlar. Hepsi gerçekten duasını ve tesbihini bilmiştir. Allah da onların bütün yaptıklarını biliyor” (Nûr 24/41).

Ayetteki “Hepsi gerçekten duasını ve tesbihini bilmiştir” ifadesi, her canlı türünün kendine özgü bir sesle ve fıtratla var olduğunu ilke düzeyinde haber verir; modern biyoakustik ise bu tür-spesifik ifade biçimlerinin mekanizmalarını deneysel olarak gözler önüne serer.

Akustik nişin kırılgan, bozulabilir bir düzen olması, bizi doğrudan günümüzün en somut tehdidine getirir: insan kaynaklı gürültü. Kentsel gürültü kuşları şarkı perdesini yükseltmeye zorlar (Slabbekoorn & Peet, 2003), bazı türler gece söylemeye kayar (Fuller ve ark., 2007), bazı alanlar ise gürültüye dayanıksız türler için tamamen terk edilir.

Akustik niş hipotezinin belki de en rahatsız edici yanı, bu düzenin sanıldığı kadar kalıcı olmamasıdır. Krause’un “orkestra” benzetmesi kulağa uyumlu gelir, ancak bu orkestranın her üyesi son derece hassas bir frekans dengesi üzerinde durmaktadır ve dengeyi bozmak için tek bir enstrümanın aşırı yükselmesi yeterlidir. Günümüzde o enstrüman insandır.

Kentsel gürültünün yoğun olduğu bölgelerde kuşlar da gürültüye karşı “bağırmak” zorunda kalıyor, tıpkı kalabalık bir odada sesimizi duyurmak için yükseltmemiz gibi (Slabbekoorn & Peet, 2003). Ancak bu zorunluluk frekans kayması, eş çekme ve bölge savunma gibi işlevler için optimize edilmiş orijinal melodik yapıyı bozmaktadır. Bazı türler ise çareyi zaman kaymasında bulur. Fuller ve arkadaşlarının Sheffield’daki çalışması, Avrupa kızılgerdanlarının (Erithacus rubecula) yoğun trafik gürültüsü altında gece saatlerinde ötmeye başladığını ortaya koymuştur (Fuller ve ark., 2007). Gece ötüşü, gündüzün gürültü perdesinden kaçmanın bir yolu olsa da bu kez uyku düzenleri, avlanma riskleri ve enerji dengeleri altüst olmaktadır. Dayanıksız türler ise ne frekans ne zaman kaymasıyla başa çıkabilir; gürültü eşiğini aşan bölgeleri tamamen terk eder ve akustik nişleri sessizleşir.

Buradan hareketle, İsrâ Suresinin 44.ayetindeki “siz onların tesbihini anlamazsınız” ifadesiyle günümüz gürültü kirliliği arasında çarpıcı ve rahatsız edici bir ters simetri belirmektedir. Ayet, insanın biyolojik ve epistemolojik bir algı sınırından söz eder. Bazı sesler vardır ki insanın duyuları bu seslerin frekanslarına yetişemez. Doğa hâlâ konuşmakta, şafak korosu hâlâ yükselmekte, ancak insanın kendi ürettiği antropofonik gürültü, bu sesleri maskeler, bozar, bazen tamamen bastırır. Yani mesele artık yalnızca “biz duyamıyoruz” değildir; mesele, “biz duyurmuyoruz”dur. İnsan, kâinat mescidinde yalnızca sağır bir yabancı olmakla kalmamış, kendi gürültüsüyle diğer ibadet edenlerin de susmasına neden olmuştur.

Daha da vahimi, sesin maskelenmesinin ötesinde fiziksel olarak yok edilmesidir. Rachel Carson (1962/2011), çevre hareketinin mihenk taşı olan Sessiz İlkbahar kitabında bu tehlikeyi gözler önüne sermiştir. Carson, kitabının sekizinci bölümüne John Keats’in La Belle Dame sans Merci şiirinden bir dizeyle başlar: “Gölün sazlıkları kurudu / Ve hiçbir kuş ötmez artık.” Pestisitlerin (özellikle DDT) ekosistemi zehirlemesi, baharı müjdeleyen koroyu ebediyen susturma noktasına getirmiştir. E. B. White’ın ifade ettiği gibi: “İnsan türü konusunda karamsarım, çünkü kendi çıkarı için fazlasıyla kurnaz. Doğayı emrimiz altına almak istiyoruz. Oysa kendimizi bu gezegene uydurmaya çalışsak… varlığımızı sürdürebilme şansımız çok daha yüksek olurdu” (Carson, 1962/2011).

Gürültü kirliliğinin akustik nişleri bozduğunu, Carson’ın uyardığı sessiz bahar senaryosunun ise bu bozulmanın nihai sonucu olduğunu gördük. Peki, bu seslerin kaybı yalnızca ekolojik bir mesele mi, yoksa insanın kendi ruh sağlığı için de bir tehdit mi? Son yıllarda “terapötik ornitoloji” (therapeutic ornithology) adıyla akademik bir alan bile doğmuş durumda — Polonyalı ornitolog Piotr Tryjanowski ve psikiyatrist Sławomir Murawiec’in öncülük ettiği bu yaklaşım, kuş gözlemciliğinin ruh sağlığı üzerindeki etkisini sistematik olarak incelemektedir (Tryjanowski ve Murawiec, 2021). Bu yaklaşımın şairane değil, güncel deneysel verilerle desteklenen bir zemini olduğu ortaya çıkmaktadır.

Stobbe ve arkadaşlarının (2022) Scientific Reports dergisinde yayımlanan kontrollü deneyinde 295 sağlıklı katılımcı dört gruba ayrılmış ve her gruba altı dakika boyunca ya kuş sesleri ya da trafik gürültüsü dinletilmiştir. Seslerin çeşitliliği de gruplar arasında değişken tutulmuştur. Dinleme öncesinde ve sonrasında katılımcıların kaygı, depresif duygudurum ve paranoya (tehdit algısı) düzeyleri standart ölçeklerle ölçülmüştür. Bulgular üç boyutta da son derece nettir:

Birincisi, kuş sesi dinleyen tüm gruplarda kaygı düzeyi anlamlı ölçüde düşerken, trafik gürültüsü dinleyen gruplarda herhangi bir iyileşme gözlenmemiştir. 

İkincisi, depresif duygudurum açısından trafik gürültüsü katılımcıları olumsuz yönde etkilerken, özellikle yüksek çeşitlilikte kuş sesi dinleyen gruplar ruh hâllerinde belirgin bir iyileşme bildirmiştir. 

Üçüncüsü ve çalışmanın en çarpıcı bulgusu, kuş sesi dinleyen katılımcıların paranoya düzeylerinde, yani kendilerini tehdit altında hissetme eğilimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edilmiştir. Bu, biyoakustik literatüründe bu ilişkinin bu denli açık biçimde gösterildiği ilk deneysel kanıttır (Stobbe ve ark., 2022).

Araştırmacılar bu olumlu etkinin ardında birkaç olası mekanizma olduğunu düşünmektedir. Birincisi, kuş sesleri insan fıtratında “güvenli ve doğal bir ortamda bulunuyorsun” mesajı taşıyor olabilir. İkincisi, kuş sesleri dikkatimizi bizi sıkan ve kaygılandıran düşüncelerden uzaklaştırarak zihnin sürekli aynı endişelere takılma döngüsünü kırıyor olabilir. Buna karşılık trafik, inşaat ve benzeri kentsel gürültüler vücudun alarm sistemini sürekli devrede tutarak insanı görünürde bir tehlike olmasa bile tetikte ve gergin bir hâlde bırakmaktadır (Stobbe ve ark., 2022).

Elbette bu çalışmanın da sınırları vardır ve sonuçları temkinli okumak gerekir. Katılımcıların tamamı ruhsal bir rahatsızlığı olmayan sağlıklı yetişkinlerden oluşuyordu; dolayısıyla depresyon, anksiyete bozukluğu veya şizofreni gibi tanıları olan hastalarda aynı etkinin görülüp görülmeyeceği henüz bilinmemektedir. Ayrıca ölçülen iyileşme yalnızca altı dakikalık kısa bir dinleme seansının hemen ardından kaydedilmiştir; bu etkinin günler, haftalar boyunca kalıcı olup olmadığı ayrı bir araştırma konusudur. Yine de araştırmacılar, kuş seslerinin ileride hastanelerde ve psikiyatri kliniklerinde ilaçsız, ucuz ve kolay erişilebilir bir destekleyici iyileşme yöntemi olarak kullanılabileceğini umutla öngörmektedir.

Bu bulgular, İsrâ Suresindeki “siz onların tesbihini anlamazsınız” ifadesini beklenmedik bir açıdan aydınlatır. Kuş şarkılarının semantik içeriği, frekans kodları ve türler arası sinyal yapıları hâlâ tam olarak çözülememiştir. Ancak Stobbe ve arkadaşlarının çalışması, anlamak ile etkilenmek arasındaki kritik farkı gözler önüne serer. İnsan kuş seslerinin “ne dediğini” anlamasa da, bedeni ve ruhu bu seslerden derin biçimde etkilenmektedir. Kaygı azalmakta, ruh hâli iyileşmekte, tehdit algısı düşmektedir. Başka bir deyişle, kâinatın tesbihatı insanın bilişsel kavrayışını aşsa da, varoluşsal düzeyde ona ulaşmakta ve onu dönüştürmektedir. 

İslam edebiyatında kuşlar ve seher vakti motifleri sıkça kullanılmıştır. 12. yüzyıl Fars şairi Ferîdüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr (Kuşların Dili) adlı eseri, hüdhüdün önderliğinde efsanevi Simurg kuşunu aramaya çıkan bir kuş topluluğunun alegorik yolculuğunu anlatır. 13. yüzyıl Türk mutasavvıfı Hoca Ahmed Yesevî, bülbülün seherde durmadan gülü anmasını insana bir örnek olarak sunar: “Seherde öter bülbüller, gül yâdından her zamân / Sen ötüversen ne olur, Hak yâdından her zamân.” Yunus Emre ise doğrudan İsrâ 17/44’e telmihte bulunarak, kuşların tesbih vakti olan seher vaktinde insanın da namaza durmasını öğütler: “Tanla seher vaktinde tur” (tan/seher vaktinde kalk). 20. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden Osman Hulûsî Efendi, tam da bu sahneyi tasvir eder: 

“Arz u semâ ins ü melek tuyûr u vuhş suda semek / Senden dilerler hep dilek yâ Rabbenâ va’ğfir lenâ; Ol demde ins ile melek raksa gelir çarh-ı felek / Hû Hû deyü suda semek feryâd eder vakt-i seher.” (Yer ve gök, insan ve melek, kuşlar ve vahşi hayvanlar, sudaki balıklar hepsi Senden bağışlanma diler; o anda insan ve melek raksa gelir, felek döner; sudaki balıklar bile “Hû Hû” diyerek seher vaktinde feryat eder.) 

Seher vakti, bu anlamda, yeryüzü mescidinin en yoğun ibadet saatidir ve modern insanın bu saati uyku ya da ekran ışığıyla geçirmesi, belki de en büyük manevi kayıplarından biridir.

Şehrimizin bütün gürültüsü bir anlığına dursa, penceremizin dışında aslında hangi kadim hikâyeler anlatılıyor olurdu? Belki bir arı, kovanına giden yolu bir başkasına tarif ediyor olurdu. Belki de, farkında bile olmadığınız bir frekansta, bu yazı boyunca konuştuğumuz o “duyulmayan koro” hiç durmadan sürüyordu.

Yarın güneş doğmadan önce, kısa bir an duralım ve sadece dinleyelim. Telefonumuzu sessize alıp, bir pencere kenarına oturalım, üç dakika bile yeter. Duyacağımız şey belki sadece birkaç kuş sesi olacak. Ama unutmayalım ki, gezegenin her gün yeniden yazılan o devasa senfonisinde arının dansından fillerin duyulmayan çağrısına, akustik nişini koruyan bir ormandan yedi kat göğün derinliklerindeki o kozmik yankıya kadar bizler için de mutlaka bir nota vardır. Belki de İsrâ 17/44’ün asırlardır söylediği şey tam olarak budur: “Siz anlamasanız da, bu tesbih hiç susmadı.” Sadece bizim durup dinlememizi bekliyordu.

KAYNAKÇA

Carson, R. (2011). Sessiz ilkbahar (Ç. Güler, Çev.). Palme Yayınevi. (Orijinal eser 1962’de yayımlanmıştır.)

Ficken, R. W., Ficken, M. S., & Hailman, J. P. (1974). Temporal pattern shifts to avoid acoustic interference in singing birds. Science, 183, 762–763.

Fuller, R. A., Warren, P. H., & Gaston, K. J. (2007). Daytime noise predicts nocturnal singing in urban robins. Biology Letters, 3(4), 368–370.

Jamieson, B. G. M. (Ed.). (2007). Reproductive biology and phylogeny of birds, Part B: Sexual selection, behavior, conservation, embryology and genetics. Science Publishers.

Krause, B. (1987). Bioacoustics, habitat ambience in ecological balance. Whole Earth Review, 57, 14–18.

Møller, A. P. (1992). Interspecific response to playback of bird song. Ethology, 90(4), 315–320.

Pijanowski, B. C., Villanueva-Rivera, L. J., Dumyahn, S. L., Farina, A., Krause, B. L., Napoletano, B. M., Gage, S. H., & Pieretti, N. (2011). Soundscape ecology: The science of sound in the landscape. BioScience, 61(3), 203–216.

Slabbekoorn, H., & Peet, M. (2003). Birds sing at higher pitch in urban noise. Nature, 424, 267.

Sparks, R. (2020, July 16). Uluslararası Şafak Korosu Günü: Bir yaz sabahı şarkısı (dinlemeniz gereken 8 kuş!). Optics Mag.

Stobbe, E., Sundermann, J., Ascone, L., & Kühn, S. (2022). Birdsongs alleviate anxiety and paranoia in healthy participants. Scientific Reports, 12, 16414.

Tryjanowski, P., & Murawiec, S. (2021). Ornitologia terapeutyczna: Ptaki – Zdrowie – Psychika [Terapötik ornitoloji: Kuşlar – Sağlık – Ruh]. Lanius.