
Renkler Geçer, Ressam Bâkî Kalır
Nazif Özaslan
Ekim ayının ilk gününün sabahında hava iyice soğuktu. Sanki ayaz vurmuş bahçeyi. Bir ölüm havası sinmişti. Canlılık kaybolmuş gitmişti yeşillikler üstünden. Öyle soğuk. Kaloriferler yanmaya başladı geçen hafta hatta. İyi ki dün, çok hassas olan, bizim “cam güzelleri” dediğimiz o narin, nermin çiçekleri içeriye almışım. İçeride ne yaptılar? Canlandılar. Evet, dışarıda mahvoluyorlardı. Gündüz güneşin altında, gece soğukta. Bunlar içerinin çiçeği. Amacım bu çiçekten ya da havanın soğumasından bahsetmek değil. Asıl mesele Ekim ve Ekim denince benim aklıma gelen çağrışım.
Ekim denince aklıma daha çok renkler geliyor. O renk harmanı, renk senfonisi… Ne kadar çok renk var tabiatta, diyorum. Sapsarı bir sonbahar, bir altın güz… ama ağaçların hepsi sararmıyor. Kimisi kırmızılaşıyor, kızıllaşıyor, turunculaşıyor. Kimisi kahverengi, bir pas rengine bürünüyor. Kimisi yeşil kalıyor. Tabiat ölmeden önce en güzel elbisesini giyiyor gibi geliyor bana Ekim’de.
Ölüm gelmeden, kara kışa girmeden yazın sonunda bir başka güzellik sergisi açıyor yeryüzünde. Her yerde bir sanat, her köşede bir renk armonisi. Ağaçlar, çiçekler, parklar, bahçeler… renkten renge günden güne allanıyor, sararıyor, altınlaşıyor…“Ondan daha güzel boyası olan kim?” Ayette öyle ifade ediliyordu zannedersem. Ağaçları boyuyor, bahçeleri, parkları, ormanları.
Ekim’de yolculuk yapmak gerek, diyorum. Şöyle bir dağların kenarından uzanan bir yolda yolculuk. Dağlara tırmanmış bir ormanın yanından geçiyorsun. Envai ağaçlarla bezeli. Berisinde şırıl şırıl bir dere… Ağaçların renk renk giydikleri o fistanlar, elbiseler… O renklerden oluşan nakışlar, desenler… Bir güzellik tablosu renk renk baktığın her nokta. Her nokta farklı, ne nokta nefes kesen bir manzara. Renkler… Ya Mütelevvin, ya Allah! Ey Renklendiren, Ey Renklendirici, Ey Allah. Bir coşkunluk, ferahlık, ya Celil, ya Cemil, bir güzellik taşıyor her yerden. Ekim güzelliğe ayna! Maddi bir varlığı yok rengin ama renkler olmayınca dünyamız ne kadar çirkin olurdu.
Ekim deyince yalnız sarı gelmemeli akla. Kırmızılar var, turuncular var, kahverengiler var, morlar var, maviler var, yeşiller var. Yeşiller, sarılar… Zümrüt yeşili çimenler üstünde altın sarısı yapraklar… Yaz günlerinin, o güzelim altın günlerin yaprak yaprak savruluşu, çil çil altınlar gibi zümrüt yeşili çayırlar üstünde. Bazen rüzgâr çıkıyor, havada sarı bir yağmur başlıyor. Sarı sarı savruluyor yaz günleri… uçup kayıp gidiyor. Kıpkırmızı narlar, sapsarı ayvalar. Mavi buğulu erikler, mavi mavi yaban mersinleri…Mor üzümler, salkım salkım. Kimi koyu mor, kimi neredeyse siyaha çalan renklerde. Işıl ışıl. Üzümler ışıl ışıl sarı; içi şeker, şerbet, bal dolu gibi. Lezzet tulumbası. Sonra pırıl pırıl kahverengi kestaneler. Meşe yapraklarının kahvesi, toprağın kahvesi… Pas rengi, bakır rengi, kızıl kahve…Şu duvarlara tırmanan, ağaçlara sarılan, çitleri kaplayan sarmaşık. Bu ne mercan kırmızısı, kan rengi kırmızı. Şu serin mavi gökyüzüne karşı bu tepeden tırnağa sarıya boyanmış ağaçlar… bir altın anıt gibi. Şu yerlere savrulan yapraklar, rüzgârın önünde bir güzellik marşı gibi hışır hışır…
Renkler, sarı, kırmızı, yeşil, erguvan ve mor…Ekim, renk şöleni! Renklerin en canlı anı! Mayıstan da daha renkli bir aydır Ekim ayı. Renkler, ne büyük nimet! Hangisini söyleyeyim?
Ne büyük nimetler! Elmalar kütür kütür, al al. Cevizler taze taze, çıtır çıtır. Kestaneler pırıl pırıl kahverengi. Nar zaten başlı başına bir renk âlemi. Yakut mu, mercan mı, kıpkırmızı, pembe. Dışarıdan kırmızı, içinden yüzlerce yakut çıkar gibi kırmızı. Ayvaların sarısı başka, elmaların, alıçların sarısı başka. Güneş sarısı, limon sarısı, altın sarısı… Allah aynı rengi bile bin türlü gösteriyor. Pazarlara yerleşen turuncu portakallar lamba gibi yanıyor. Mandalinalar, ya o turuncu balkabakları… Tarlalarda sanki küçük güneşler. Müthiş bir güzellik sergisi gibi geliyor bana onların o turuncu renkleri.
Ekim gökyüzünün mavisi de başka. Biraz daha derin, biraz daha sakin. Sabah sislerinin arasındaki solgun mavi, akşamüstü laciverte dönen mavi…
Renkler yalnız başlarına da güzel ama birbirlerinin yanında daha da güzel görünüyorlar. Sarının yanında mavi, kırmızının yanında yeşil, turuncunun yanında mor…Ekimde tabiata çıkmak lazım. Ağaçların güzelliğine, tabiatta renklerin nakış nakış işlenmesine bakmak; boyası en güzel ressamı anmak için…Asıl ressam O.
“Yön yön sarılmışım, ne yana baksam…
Sarılan olur da saran olmaz mı?
Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam?
Bakıp da aynaya soran olmaz mı?”
Diyordu meşhur şair…
O şiirindeki soruyu alıp başka bir yere taşımak mümkün değil mi?
Evet, ağaçlar renkleniyor. Tabiat renkleniyor. Ekim bir güzellik ânı. Gözler bu güzelliğe şehadet ediyor. Ama dillerin de bu güzelliğin asıl kaynağını bilip şehadet etmesi, dillendirmesi gerekmiyor mu? Ya Cemil, ya Allah! Ey güzelliğin sahibi, ey güzellikleri yaratan Rabb’im! Ya Mülevvin, ya Allah! Ey renk veren, dünyayı renklerle süsleyen, mevsimleri renk renk donatan Allah’ım! Ya Musavvir, ya Allah! Ey her varlığa ayrı bir suret, her çiçeğe ayrı bir nakış, her insana ayrı bir yüz veren Rabb’im! Ya Müzeyyin, ya Allah!
Ey süsleyen, güzelleştiren, varlığı sanatının nakışlarıyla donatan, bezeyen Allah’ım! Ya Cemil! Ya Musavvir! Ya Müzeyyin! Ya Mülevvin! Gözlerimize güzelliğini görmeyi nasip et, kalplerimizi güzelliğinle doldur! Sen güzelsin, güzelliği seversin; bizi de güzelliğinle güzelleştir, ya Allah!
Ekim’den bol bol istifade etmek lazım. Allah, dünyanın eksenini 23,5 derece eğik yaratmış. Bütün mesele o eğriklikte. Dünya kendi ekseni etrafında dönüyor ve mevsimlerin meydana gelmesi de bu eksen eğikliğiyle ilgili. Ne güzel eğiklik. Ne ince hesap! Bundan dolayı bahar geliyor, yaz geliyor, sonbahar geliyor, kış geliyor. Her şeyde bir değişim, her şeyde bir ihtizaz… Her şeyde bir hareket. Renkleniyor, parlıyor, sarılaşıyor, kınalanıyor…
Ekim, kültür sanat etkinliklerinin başladığı mevsimdi İstanbul’da? Ressamlar neler yaptıysa sergilerlerdi. İstanbul’da kültür sanat hayatı Ekim’de başlardı. Tabiatta da böyle bir güzellik sergisi…Bu güzelliği görmek lazım. Daha derinden hissetmek, senenin bitişine şahit olmak.
Teşrin-i evvel, Teşrin-i sani… sonrası Kanun-ı evvel, Kanun-ı sani…Eski dilde ne güzel ifade etmişler bu ayları. Yapraklar dökülmeden evvel, yapraklar döküldükten sonra…
Ama Ekim’in öğrettiği başka bir şey daha var: Her şey geçiyor. Yapraklar geçiyor, renkler geçiyor, mevsimler geçiyor. Bugün gördüğümüz o kırmızı, o sarı, o turuncu, o yeşil, o mavi… Hepsi bir müddet sonra siliniyor, çürüyor, kayboluyor. Bütün o renkler hepsi de geldikleri hâle dönüşüyor. Toprağa karışıyor. Fakat bütün bu renklerin arkasındaki Ressam kaybolmuyor. Renkler siliniyor, bitiyor. Resimler yok oluyor, desenler kayboluyor! Ama Ressam Bâkî. Yâ Bâkî, entel Bâkî!
Merhaba Ekim. Gözlerimize güzellikler sunan, kalbimize güzelliği hatırlatan Ekim… Mutlak Güzelliğe ayna bir resim galerisi olan ay. Merhaba.