
Sonbaharın Ekolojisi: Tabiatta Dönüşüm, Döngü ve Yeniden Başlayış
Ali Cöre
Sonbahar denildiğinde zihnimizde genellikle biraz hüzünlü bir manzara belirir: Sararan yapraklar, çıplak kalmaya başlayan dallar, kısalan günler ve serinleyen hava… Çoğu zaman bütün bunları canlılığın yavaş yavaş çekilişi olarak yorumlarız. Oysa Polonya’da sonbaharı yakından seyredince insan başka bir hakikati fark ediyor: Hayat bitmiyor; yalnızca kabuk değiştiriyor.
Biz yaprağın düşüşünü bir son zannederiz. Oysa ağaç için o düşüş, gelecek baharın hazırlığıdır. Bir parkta yürürken, bir ormanın kıyısından geçerken veya küçük bir gölün kenarında birkaç dakika dururken bu dönüşümü gözlerinizle takip edebilirsiniz.
Daha birkaç hafta önce yemyeşil olan ağaçların renkleri yavaş yavaş değişmeye başlar. Önce birkaç yaprağın kenarına sarı dokunur. Sonra sarı dallara yayılır. Ardından turuncular, kızıllar, bakır renkleri ve kahverengiler ortaya çıkar.
İlkbaharda ormana baktığınızda ağaçların neredeyse tamamı yeşilin farklı tonlarına bürünmüştür. Açık yeşilden koyu yeşile uzanan o büyük örtünün altında, sanki aynı ordunun neferleri gibi birbirine benzerler. Sonbahar geldiğinde ise bu birlik yavaş yavaş çözülür. Bu bana, uzun bir vazifeyi birlikte tamamlayan askerlerin terhis vaktini hatırlatırlar. Bir zamanlar aynı renk üniformayı giymiş o büyük ordu, eve dönüş vakti gelince üniformalarını çıkarıp kendi rengârenk elbiselerini giymiş gibidir. Biri sarıya bürünür, biri turuncuya…Biri kızıla döner, bir başkası bakır rengini seçer. Yaz boyunca yeşilin içinde birbirine benzeyen ağaçların her biri, sonbaharda sanki kendi şahsiyetini yeniden ortaya çıkarır.
Sonra rüzgâr gelir. Rengârenk elbiselerin parçaları birer birer dallardan çözülür. Havada döne döne savrulur ve toprağın üzerine serilir. Ayaklarımızın altında hışırdayan sarı, kızıl ve kahverengi bir örtü oluşur. Fakat ağaçtan ayrılan yaprak, ekosistemden ayrılmış değildir. Yağmurla ıslanacak, parçalanacak ve toprağa karışacaktır. Bir zamanlar dalda duran şey, bu defa köklerin beslendiği toprağın bir parçası olur. Ekolojinin en sade derslerinden biri belki de ayaklarımızın altında durmaktadır: Son dediğimiz şeylerin çoğu, başka bir başlangıcın malzemesidir. Belki de sonbaharın bütün renkleri bize aynı şeyi söylüyordur: Tabiat vedalarını bile renklendirerek yapar.
Polonya sonbaharında benim gözümün özellikle aradığı bir ağaç vardır: Huş ağacı. Huşları her mevsim severim. İlkbaharda da…Yazın da…Sonbaharda da…Hatta bütün yapraklarını kaybettiği kış günlerinde bile. Bir ormana baktığınızda yüzlerce ağacı aynı anda görürsünüz. Çamlar, meşeler, akçaağaçlar birbirine karışır. Fakat huş ağacı saklanmayı pek beceremez. Beyaz gövdesiyle koyu renklerin arasından kendisini hemen belli eder. Sonbaharda ise başka bir güzelliğe bürünür. Beyaz kabuğunun üzerindeki koyu çizgiler, dallarındaki altın sarısı yapraklarla birleşir. Rüzgâr estiğinde o küçük sarı yapraklar beyaz gövdenin çevresinde dönmeye başlar. Bir kısmı yere iner, bir kısmı başka ağaçların arasına karışır, bir kısmını rüzgâr alıp uzaklara götürür. Kış geldiğinde dallarında tek bir yaprak kalmasa bile huş ağacı güzelliğinden pek bir şey kaybetmez. Karın beyazıyla kendi beyazı birbirine karışır; gövdesindeki koyu çizgilerle kış ormanının içinde dimdik durmaya devam eder. Belki de huş ağacını bu yüzden seviyorum. Bazı ağaçları çiçeği için seversiniz. Bazılarını gölgesi için…Bazılarını meyvesi için…Huş ağacını ise doğrudan kendisi olduğu için seversiniz. Ve insan sevdiğini kalabalığın içinde de tanıyor.
Polonya’da sonbaharla birlikte yalnız ağaçların değil, gökyüzünün de seyri değişir. Bir sabah masmavi olan gök, öğleden sonra kurşuni bulutlarla kaplanabilir. Ardından bulutların arasından süzülen tek bir ışık huzmesi, birkaç dakika önce mat görünen bütün manzarayı birden parlatır. Gökyüzünde göçmen kuşlar belirir. Bazen uzun bir çizgi, bazen kusursuz bir “V” meydana getirerek uzaklara doğru ilerlerler. Onlara bakarken insanın aklına ister istemez yollar gelir. Bizim dünyamızda ülkeler, şehirler ve sınırlar vardır. Onların dünyasında ise başka bir coğrafya…Nehirler…Dağlar…Göller…Rüzgârlar…Mevsimler…Binlerce kilometrelik yolları hiçbir sınır levhası görmeden aşarlar. Yaratılışlarına nakşedilmiş o görünmez pusulanın gösterdiği istikamete doğru giderler.
Gökyüzünde bu büyük yolculuk sürerken aşağıda da başka bir hazırlık vardır. Sincaplar yiyecek toplar. Yağmurlarla birlikte mantarlar belirir. Toprak, gözle göremediğimiz sayısız canlıyla çalışmaya devam eder. Mikroorganizmalar düşen yaprakları ayrıştırır. Çürüyen yaprakların, yosunun, ıslak toprağın ve ağaç kabuklarının kokusu birbirine karışır. Biz buna kısaca “sonbahar kokusu” deriz. Oysa kokusunu aldığımız şey, büyük bir dönüşümün kokusudur.
Suyun kenarına vardığınızda sonbahar başka bir yüzünü gösterir. Rüzgâr yoksa gölün yüzeyi neredeyse bir ayna gibidir. Kıyıdaki ağaçların sarısı, turuncusu ve kızılı; huşların beyaz gövdeleriyle birlikte suyun üzerine düşer. Bir an için hangisinin gerçek ağaç, hangisinin sudaki yansıma olduğunu ayırt etmek güçleşir. Sonra birkaç ördek geçer. Su hareketlenir. Huşların beyaz gövdeleri suyun içinde kırılır. Sarılar, kızıllar ve turuncular birbirine karışır. Biraz beklersiniz. Göl yeniden sakinleşir. Ve manzara yeniden kurulur. Ama artık birkaç dakika önceki manzara değildir. Bir yaprak daha suya düşmüştür. Bir bulut yer değiştirmiştir. Güneş biraz daha alçalmıştır. Ördekler gölün başka bir köşesine geçmiştir.
İşte böyle anlarda insan çocukluğumuzdan tanıdığımız o meşhur ressamı hatırlıyor: Bob Ross’u. Tuvalinin karşısına geçer; fırçasına biraz titanyum beyazı, biraz sarı okra, biraz kahverengi alırdı. Birkaç fırça darbesiyle bir dağ, bir göl, bir bulut, küçük bir dere ve yan yana duran birkaç ağaç çıkarırdı ortaya. İnsan onun resimlerine bakarken bazen tablonun içine girmek isterdi. Fakat Polonya’nın sonbaharında bir gölün kıyısında durup bütün bunları seyrederken insanın aklına çok daha büyük bir Ressam geliyor. İnsan eliyle yapılmış bir tablo ne kadar güzel olursa olsun, ressam son fırça darbesini vurduğunda tamamlanır. İmzasını atar, fırçasını bırakır ve tablo artık o andan itibaren değişmez. Oysa Yaratıcı’nın tablosunda fırça hiçbir zaman durmuyor. Çünkü karşımızdaki tablo canlıdır. Her an yeniden kuruluyor. Sabah gördüğümüz manzarayla akşam gördüğümüz manzara aynı değildir. Dün yeşil olan yaprak bugün sarıdır. Bugün dalında duran yarın toprağın üzerinde olacaktır. Biraz önce gökyüzünde duran bulut şimdi başka bir yerdedir. Bir rüzgâr gelir, bütün yaprakların yerini değiştirir. Yağmur başlar, renkler koyulaşır. Güneş çıkar, aynı yapraklar bu defa altın gibi parlar. Bir kuş sürüsü gökyüzünün bir ucundan girip ötekinden çıkar. Bir ördek gölün yüzeyinden geçer ve sudaki bütün resmi birkaç saniyeliğine dağıtır. Sonra su sakinleşir. Tablo yeniden kurulur. Fakat artık başka bir tablodur. Yaratıcı aynı manzarayı ikinci kez tekrarlamaz.
Aynı ağacın altında ertesi gün yeniden durabilirsiniz. Aynı göle tekrar bakabilirsiniz. Aynı orman yolundan yeniden geçebilirsiniz. Fakat ışık değişmiştir, bulut değişmiştir, rüzgâr değişmiştir, dallar değişmiştir, yaprakların bir kısmı artık yerde, bir kısmı hâlâ ağaçtadır ve belki en önemlisi, o manzaraya bakan siz de dünkü siz değilsinizdir. Bu yüzden tabiat dışarıdan seyredilecek bir resim galerisi değildir. Çünkü buradaki tablolar yalnızca seyredilmez, yaşar ve biz de tablonun dışında duran seyirciler değiliz, tam ortasındayız.
Ekolojik bilinç de belki tam burada başlıyor: İnsanın kendisini tabiatın karşısında duran bir izleyici olarak değil, onun bir parçası olarak yeniden fark etmesinde…Şehir hayatı bazen bize tabiatın uzakta, hafta sonları gidilecek başka bir yer olduğunu düşündürüyor. Evler burada…Yollar burada…İş yerleri, otomobiller, alışveriş merkezleri burada…Tabiat ise sanki şehrin dışında bir yerde. Oysa sonbahar bu yanılgıyı kolayca bozuyor. Rüzgâr ormandaki yaprağı alıp şehirdeki kaldırıma bırakıyor. Yağmur evimizin camına vuruyor. Göçmen kuşlar apartmanların üzerinden geçiyor. Ağaç kökleri asfaltın altında yaşamaya devam ediyor. Parktaki sincap kış hazırlığını yaparken birkaç metre ötede insanlar işe yetişmeye çalışıyor. Hepimiz aynı mevsimin içindeyiz. Aynı yağmurun altında…Aynı havayı soluyoruz.
Aynı su döngüsünün içindeyiz. Aynı toprağa bağımlıyız. İnsanın tabiata verebileceği en büyük zararlardan biri belki de kendisini ondan ayrı zannetmesiyle başlıyor. Çünkü insan kendisini bir şeyin dışında gördüğünde onu tüketmek kolaylaşıyor. Kendisini onun bir parçası olarak gördüğünde ise korumak, bir tercih olmaktan çıkıp sorumluluğa dönüşüyor.
Sonbahar ilerledikçe renkler yavaş yavaş çekilir. Önce yeşiller…Sonra sarılar…Ardından turuncular ve kızıllar…Bir sabah uyanırsınız; birkaç hafta önce rengârenk olan ağacın dalları artık çıplaktır. İlk bakışta insana hüzün verir. Fakat ağaç üzülmüyordur, ne yaptığını biliyordur.
Kışı karşılamak için yükünü azaltmış, enerjisini korumaya başlamıştır. Soğuk günleri geçirecek ve zamanı geldiğinde yeniden tomurcuklanacaktır. Ağaç acele etmez. Ekim ayında nisan olmaya çalışmaz. Kış geldiğinde baharı taklit etmez. Her mevsimin hakkını verir.
Belki bizim tabiattan öğreneceğimiz büyük derslerden biri de budur. Yeşermenin zamanı vardır. Meyve vermenin zamanı…Yaprak dökmenin zamanı…Dinlenmenin zamanı…Ve yeniden başlamanın zamanı…
Bir sonbahar günü yine bir huş ağacının altında durduğunuzu düşünün. Dallarında artık birkaç sarı yaprak kalmış. Rüzgâr çıkıyor. Bir tanesi dalından ayrılıyor. Havada birkaç kez dönüyor. Sonra toprağa düşüyor. İnsan gözüyle bakıldığında küçücük bir hadise…Belki birkaç saniye sonra unutacağız. Fakat tabiat için hikâye devam ediyor. Yağmur gelecek. Yaprak ıslanacak. Toprak onu kabul edecek. Mikroorganizmalar çalışacak. Yaprak yavaş yavaş ayrışacak ve taşıdığı maddeler yeniden toprağın döngüsüne katılacak. Belki bir gün aynı toprağın içinden başka bir kök geçecek. Başka bir filiz yükselecek. Başka bir yaprak güneşe açılacak. İlkbaharda aynı yeşil ordunun içinde yerini alacak. Sonbahar geldiğinde belki o da kendi rengârenk elbisesini giyecek. Ve vakti geldiğinde o da toprağa dönecek. Böylece hikâye başladığı yere dönmüş gibi görünür. Oysa hiçbir şey başladığı yerde değildir. Çünkü hayat düz bir çizgi üzerinde değil, birbirine dokunan döngüler içinde ilerler. Sonbahar bize her yıl bunu sessizce anlatıyor: Tabiatta madde kaybolup gitmez; dönüşür, dolaşır ve yeniden hayatın döngülerine katılır.
Bu yüzden sonbahara yalnızca hüznün mevsimi demek haksızlık olur. Sonbahar aynı zamanda dönüşmenin, sadeleşmenin, hazırlanmanın ve yeniden başlamadan önce dinlenmenin mevsimidir. Polonya’nın sararan ormanlarına, beyaz gövdeli huşlarına, göçmen kuşlarına, yağmurla parlayan çimenlerine ve sessiz göllerine baktıkça insan bunu daha iyi anlıyor. Karşımızda bitmiş bir tablo yok. Her saniye değişen, yaşayan, nefes alan muazzam bir eser var. Ve büyük Ressamın fırçası hâlâ tuvalin üzerinde…Bir yaprak daha sararıyor. Bir kuş daha gökyüzünden geçiyor. Bir damla daha toprağa düşüyor. Bir huş ağacının beyaz gövdesine güneş vuruyor. Biz bütün bunları seyrederken bile tablo değişmeye devam ediyor. Bize düşen ise bu büyük eserin sahibi olduğumuzu zannetmek değil; onun içinde bize ayrılmış mütevazı yeri fark etmek, onunla yaşamak ve bize emanet edilen güzelliğe zarar vermemeyi öğrenmektir. Çünkü tabiat yalnızca baktığımız bir manzara değil; içinde yaşadığımız, parçası olduğumuz ve bizden sonrakilere bırakacağımız canlı bir emanettir.